-
MACİT SOYDAN
Tarih: 01-02-2025 14:42:00
Güncelleme: 01-02-2025 14:42:00
Yine eski dönemlere şöyle bir dönüş yapalım ve 1955 senesine gidelim.
Sahnelerde adeta fırtınlar estiren, billur gibi bir ses.
O bir klasik Türk müziği sanatçısı..
Kadıköy'ün Yeldeğirmeni semtinde Ermeni bir ailede doğmuş, musiki eğitimine yine Kadıköy'deki Şark Musiki Cemiyeti'nde başlamış.
Suadiye Plajı'nda solist olan Safiye Ayla'nın sahneye geciktiği bir gün 16 yaşında iken ilk sahne performansını gerçekleştirmiş, hazırlıksız da olsa çok beğenilmiş, ve yine usta sanatçı Safiye Ayla'nın desteğiyle Belvü Gazinosu'nda çalışmaya başlamış.
Bestekâr Selahattin Pınar'ın yönlendirmesiyle de Dolmabahçe Sarayı'nda verdiği bir konserde Atatürk'ün de takdirini kazanmış.
Bugün belki ismi birçok kimseye yabancı gelebilecek, bizlerin bize izleme şansına sahip olamadığı bir sanatçıdan bahsetmek istiyorum. Daha doğrusu sanatının zirvesinde iken kendisiyle yapılan bir sohbete yer vereceğim demek daha doğru olur.
Suzan Güven.
Uzatmadan dönemin ünlü gazetecilerinden merhum Aydın Köker'in röportajına dönelim. Noktasına, virgülüne dokunmadan...
Çok ses yıldızıyla konuştuk, dertleştik, iyi vakitler geçirdik fakat bunların hiç biri Suzan Güven'le geçen iki saatimiz kadar samimi ve candan olmadı. Tevazuu, sempatikliği kısacası herşeyiyle hakikaten bir sanatkar olan Suzan hanımın huzurunda bulunmak ve karşılıklı sohbet etmek ayrı ve mümtaz bir zevk. Bu bakımdan bize bu fırsatı veren değerli sanatkarımıza ve eşlerine buradan teşekkürü bir borç biliriz.
Radyolarımızdan açıldı söz. Suzan hanımın hoş sohbet beyi tanınmış rejisörlerimizden Semih bey, İstanbul radyosundaki komisyon işi ve Münir Nureddin meselesi üzerinde durdu. Şöyle diyor Semih bey :
"Bizde çok para kazanmanın bir yolu da sanatı ihmal etmektir. Bu piyasa şarkılarında, alaturka asla yoktur. Onlar birtakım kimselerin ortaya koydukları ve asılsız davranışlardır. İşte meselenin aslı da budur. İstanbul sanatkarlarından bazıları buna itiraz ettiler. derslerine girmediler. Münir'in dersini lüzumsuz buldular onlar. Münir kadar biz de bu işlerden anlıyoruz dediler. Anlamamış olsaydık işte halk bizi tutar mıydı dediler. Yani kısacası halk birtakım cahilleri farkına varmadan meşhur ediyor veya şımartıyor. İşte bunlar sanattan nasipleri olmayanlar. Karım Münir'in derslerine seve seve giderdi"
Suzan hanım tatlı sesiyle ilave ediyor :
"Hakikat ortadadır. Münir bey bu sahanın rakipsiz şahsiyetidir. Fakat bununla asla yalnız Münir bey bu işi deruhte etmelidir demiyoruz. Yalnız lazım olan o kratta bir adamdır. Ayrıca Münir beyden başkası olduğunu da zannetmiyorum."
Semih bey devam ediyor :
"Sanatkar zaten bu gibi meselelerde değerini belli eder. Sanatkar daima öğrenmek isteyen, derecesini yeter görmeyen insandır. İki şarkıyı doğru okumuş olmak insanı asla sanatkar yapmaz. Hatta kitleler onu çılgıncasına alkışlasalar bile.
Ben şahsen Ankara radyosunu çok beğeniyorum. Okul-radyo orası. Metodlu bir çalışması var. Darısı bizimkinin başına. Fakat dedikodu mevzuu olan son hadiselerde bu iyiye doğru davranışın heyecanı ve kokusu var"
Bahsi değiştiriyoruz. Suzan hanıma son günlerin güzel bestelerini soruyoruz. Düşünüyorlar. Uzun bir zaman düşünüyorlar. Ve sonra şöyle diyorlar :
"Ben eskilerini daha çok severim. Onların bir başka havası, ruhu vardır."
Semih bey şu besteyi sevdiğini söylüyor :
"Süleyman Ergüven'in Erenleri"
- Sevdiğiniz genç sesler ?
Suzan hanım cevap veriyor :
- Zeki Müren, Alaaddin Yavaşça, Şükran Özer
Ve Zeki Müren'i nasıl ortaya çıkardığını anlatıyor.
- Zeki o zamanlar hiç kimse tarafından tanınmayan bir çocuktu. Zengin bir ailenin çocuğu üstelik. Yani parası için çalışmıyordu şarkıcı olmaya. Ben birkaç defa kendisini dinledim ve hemen değerini anladım. Bunun üzerine birkaç kişiye kendisinden bahsettim. Fakat ilgilenen olmadı. Neden sonra bir gün Zeki Bursa'daydı. Bana radyodan bir haber geldi. Haberde şöyle deniyor :
"Suzan hanım, Perihan hanım rahatsız okuyamayacak. Şu bahsettiğiniz genci ama mesuliyetini üzerinize alırsanız. Hemen gelsin.
Zeki'ye telefon ettim. Şaşırdı. Sevincinden atladı uçağa geldi. İşte ondan sonra da bir Zeki Müren kazandık."
Seyirci hususunda Ankara çok daha iyi diyorlar. Sebebi olarak da tiyatrolarımızı gösteriyorlar. Semih beyin fikri şu :
"Dinleyiş ve seyrediş zevki var Ankara'nın. İçkilisi bile bunu hazmetmiş. Tiyatrolarımızla iftihar ediyoruz"
Sonra birlikte kalkıp sanatçıların Concül'üyle (İngiltere'de bir dönem üretilen Ford Consul) çiftliğe gidiyoruz. Orada Marmara'da oturuyoruz. Resimler çektiriyoruz. İnsanlar hiç bitmesini istemiyor bu dakikaların. Kim ebediyen yaşayabilmiş de zamanı istediği gibi hücre harcıyabilmiş bu dünyada. Kimse ve biz de bunu anlıyoruz.
Dönüş yolculuğumuz da zevkli geçiyor. Fala çok inanan Suzan hanım, bir gün Anıt-kabre gidecek bizimle beraber. Ata'ya olan bağlılığından bahsediyor. Huzuruna çok çıktığını söylüyor. Yollarda kendisini tanıyan o kadar çok insan var ki, daha geçenlerde bir genç hayranı kendisine bir sarı naylon bluz hediye etmiş. Hediyeyi kim istemez. Fakat bambaşka değeri olan bir hediye bu.
Derken yolculukla beraber bizim röportaj da bitiyor. Veda ediyoruz kendilerine. Ve teşekkür ediyoruz. Hani şu otomobilli sanatkarlar da olmasa biz gazeteciler ne hususi araba yüzü göreceğiz ne de gazeteden bir yere ayrılabileceğiz.
ARS LONGA... VITA BREVIS... (Sanat sonsuz... Hayat kısa)
Not : Araştırmacı - Yazar Metin Turhan Arşivi'nden alınmıştır...
Nota ve Tınıyla...
macit.soydan@gmail.com
- SESSİZLİĞİN DEĞERİNİ BİLMEYENLER...
- YALAN SÖYLEMEK ZEKA, DOĞRUYU SÖYLEMEK CESARET İSTER...
- OKUMAYAN AMA KONUŞAN İNSANLAR...
- HAZİRAN GELİNCE...
- BİR ZAMANLAR "SİLUETLER" VARDI...
- AKASYALAR AÇARKEN...
- BELKİ BUGÜN ESKİ BAYRAMLARIN TAM YERİNDE DEĞİLİZ...
- ŞAKANIN DA BİR HAFIZASI VARDIR.
- BAZEN BİR RÜZGAR ESER...
- KAHKAHANIN HAFIZASI - MİZAH TARİHİ...
- HAYATIN YÜKÜ VE İKİ ADIMLIK HAFİFLİK...
- SESSİZLİĞİN AĞIRLIĞI, MÜZİĞİN HAFİFLİĞİ...