-
MACİT SOYDAN
Tarih: 28-04-2026 09:56:00
Güncelleme: 28-04-2026 10:33:00
Sokakta kavga, evde kavga, aile arasında kavga, karı – koca arasında kavga, kardeşler arasında kavga, okulda kavga, trafikte kavga, televizyon tartışma programlarında kavga, magazin haberlerinde kavga, maçlarda kavga, spor programlarında kavga, sosyal medyada kavga, siyasette kavga, uçakta, otobüste, minibüste, metroda kavga, apartmanda kavga… Televizyon dizilerinde kavga…
Kısacası her yerde kavga...
Yüzler sürekli asık…
Bellerde ve ellerde silah adeta olmuşsunuz birer kovboy.
Herkes birbirine düşmancasına bakıyor.
İnsanın sokağa çıkası gelmiyor…
Ne bu be…
"Aç kapıyı Veysel Efendi..
Daraldım. Çıkasım var…"
diyesi geliyor insanın…
Ha tabii,
"çık da nereye çıkacaksın?" diyeceksiniz.
Kapıyı açsan sokak hazır, kapatsan ev zaten sahne. Kaçtığın yerle vardığın yer aynı hikâyenin farklı bölümü. Üstelik bu hikâyede figüran yok; herkes başrol, herkes haklı, herkes mağdur.
Bir garip çağdayız.
İnsanlar birbirine çarpmadan yürüyemiyor ama kimse kimseye dokunamıyor. Sesler yükseliyor, anlamlar kayboluyor. Herkes konuşuyor, kimse duymuyor. En çok da bu yoruyor insanı: Gürültü var, ama hakikat yok.
Birine selam veriyorsun, altında şüphe aranıyor. Birine yol veriyorsun, “zayıflık” sayılıyor. Birine sabrediyorsun, “eziklik” diye yazılıyor hanene. İyilik bile artık savunma gerektiriyor.
Sonra dönüp soruyoruz: “Ne oldu bize?”
Cevap aslında herkesin cebinde ama kimse elini atmak istemiyor. Çünkü o cevap, biraz da kendimize çıkıyor.
Hani denir ya: “Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe, onun hali değişmez.”
Biz değişmeden kavga bitmez. Çünkü kavga sadece yumrukta değil; niyette, dilde, bakışta başlıyor.
Bugün kimse kimseye tahammül edemiyor.
Ama işin acı tarafı şu: Herkes kendine sonsuz tahammül istiyor. Kendi hatası “insanlık hali”, başkasınınki “karakter meselesi.” Kendi öfkesi “haklı tepki”, başkasınınki “terbiyesizlik.”
Böyle olunca ne oluyor?
Kavga büyümüyor aslında… Normalleşiyor.
En tehlikelisi de bu.
Çünkü alışıyoruz.
Bağırmaya alışıyoruz.
Kırmaya alışıyoruz.
Kırılmaya alışıyoruz.
Bir süre sonra kavga yokken huzursuz oluyor insan. Sessizlik bile şüpheli geliyor. “Bir şey mi olacak?” diye etrafa bakıyoruz. Olmayan kavgayı bile zihnimizde başlatıyoruz. Sanki kavga, varlığımızın fon müziği olmuş.
Kara mizah tam burada başlıyor işte.
İnsanlar barışı anlatırken bile kavga ediyor.
Televizyonlarda tartışma programı diye açılan şeyler, mahalle kavgasının stüdyo versiyonu. Kim daha çok bağırırsa o haklı. Kim daha çok bölerse cümleyi, o kazanıyor. Hakikat ise arada reklam arasına sıkışıp kayboluyor.
Sosyal medya ayrı bir meydan… Herkes savcı, herkes hâkim, herkes cellat. Delil yok, sabır yok, vicdan zaten çoğu zaman çevrimdışı.
Sonra yine dönüp diyoruz ki: “Bu toplum nereye gidiyor?”
Aslında bir yere gitmiyor. Olduğu yerde dönüp duruyor.
Aynı öfke, aynı dil, aynı refleks…
Yukarıda kavga büyük, aşağıda hayat küçük.
Ve insan, en çok da bunu fark edince daralıyor.
Tam o anda, o tanıdık sahne düşüyor akla…
Kapıya yöneliyorsun tekrar.
“Aç kapıyı Veysel Efendi…”
Ulan insanın içinden her zamanki gibi yazıyı bitirirken yazdığım "Nota ve Tınıyla" diyesi bile gelmiyor…
- HATIRLA MARGARIT...
- RÜZGAR VE HATIRLATTIKLARI…
- GRİ SOKAKLARDA SAKLANAN SEVDA.. ”DÜZ KONTAK”
- ÇOCUKLARIN GÜLÜŞÜ KADAR GÜVENDE BİR DÜNYA…
- KAYBOLAN GÜVENİN GÖLGESİNDE…
- BİR GÜN HER ŞEY FOTOĞRAFLARDA KALACAK...
- SOKAK OYUNLARI...
- RÜZGARLA KARIŞMIŞ KAHKAHALAR...
- ESKİDEN BİZ DE ÇOCUKTUK...
- MAHMUT HOCA…
- ULUSLARARASI ANKARA MÜZİK FESTİVALİ...
- ARKADAŞ...